“Türkiye’de Erkek Oyuncular Çok Tutucu”

asli_özge

Aslı Özge yeni filmi “Ansızın” ile iyilik, masumiyet ve kötülük kavramlarının göreceliliğini çarpıcı bir hikayeyle anlatıyor. Aslı Özge ile prömiyeri Berlin Film Festivali’nde gerçekleştirilen Ansızın’dan konuşmaya başladık; konu oyunculara ve eleştirmenlere kadar uzandı.

Daha önceki söyleşilerde Defne Joy Foster’ın ölümünün ardından yaşananlardan sonra filmi yazmaya karar verdiğiniz söylemişsiniz. Neydi sizi böyle düşündüren şey?

Aslında olayın kendisine değil, olay üzerine medyada yazılıp çizilen, söylenenlere dair bir hikaye anlatma isteği uyandı bende. O sırada Berlin’deydim internette tartışmalar vardı. “Hak etti, öldü diye ona saygı mı duyacağız” diye yazılar yazılıyordu ve bu çok vahşice geldi bana. Bir kadın gece vakti bir adamın evine gidince probleme dönüşüyor, erkek olunca başka türlü algılanıyor.

Filmdeki kadın karakter fiziksel olmasa da film boyunca varlığını hissettiriyor ama biz daha çok erkek karakteri takip ediyoruz. Bu biraz hareket noktanızdan farklı değil mi?

Birincisi kadın yönetmenlerden beklenen hep kadın hikayeleri anlatmaları. Öyle bir zorunluluk hissetmiyorum. İkincisi burada hayatta kalan tarafı anlatmayı seçtim. Aslında kadının hikayesini de öğreniyoruz gizemli bir şekilde. Çünkü adam da onu tanımıyor, onunla birlikte biz de öğreniyoruz kadının hayatını ve bu bana daha cazip geldi. Bir de kadını anlatmaya çalışsaydım sadece ahlak meselesi merkeze otururdu. Beklenen bir şey yapmayı sevmiyorum.

“Güce karşı zaafın kaynağını incelemek istedim” demişsiniz bir yerde. Aslında karakter hiçbir zaman güçlü değil. Bir an kendini haklı hissediyor ve bunu güce çeviriyor. Bir tür mağduriyetten güç üretiyor.

Tamamen öyle. Bunun farkına varması… Bunun işlediğini görüp sonuç aldıkça üzerine gitmeye başlıyor. Kimi yerlerde karakterin değişiminden bahsedildi. Ama bence değişim değil bu. Aslında içimizde olan şeyin ortaya çıkması. Filmde Karsten’in içindeki kötülüğün ortaya çıkışını anlatıyor. Fırsatını bulunca yüzeye çıkıyor ve Karsten bu gücü kullanmaya başlıyor, tıpkı ailesi ve çevresindeki güç odakları gibi. Karakterleri yazarken hiçbirini Karsten tarafından bakarak yazmadım. Onunla konuşan herkesi, kendi bakış açısıyla yazmaya çalıştım.

Filmin başında Hamlet’den “İyi de yoktur, kötü de. Düşünce var eder ikisini de” sözü yer alıyor. Akışta da bir mezarlık sahnesiyle Hamlet göndermesi var. Hamlet ile bu ilişki nasıl çıktı ortaya?

Başlangıçta aslında aklımda Hamlet yoktu. İlk versiyondan sonra benzerliği fark edince, seyirciye de fark ettirmeye karar verdim. Filmin başındaki cümleyi de bunun için koydum. Mezarlık sahnesiyle de bir gönderme yapmak istedim.

ansızın

“O SAHNEDE ÇOK TEREDDÜT ETTİM”

Altena kasabası filmin mekân duygusu açısından çok belirleyici. Yazarken mekânı da tasarlamış mıydınız?

Önemli olan benim için ana karakterin sıkıntısını anlatmaktı. O yüzden hep dağlarla çevrili bir mekân olarak tasarlamıştım. Coğrafya uzmanı bir profesörün yönlendirmesiyle filmi çektiğimiz bölgeye gittim. Aramaya başladık. Altena kasabasını görünce mekânı bulduğumuzu anladık. Küçük bir yerde polis, avukat, kilise gibi sistemi oluşturan bütün kurumları bir arada gösterme şansı da doğdu böylece. Onların hepsini yan yana ve karşı karşıya bırakmak istedim.

Emre Erkmen’den bahsetmenin tam sırası çünkü oldukça iyi bir görüntü yönetimi söz konusu. Nasıl çalışıyorsunuz? Siz istiyorsunuz o yapıyor mu?

Emre çalıştığı her projeyi ve her yönetmeni, o projenin ve o yönetmenin ihtiyaçları doğrultusunda ele alır. Filmin ve yönetmeninin ihtiyaçlarına özgü cevaplar üretir. Kendisini filmin önüne geçirmeden her şeyi kontrol altında tutabiliyor. İçerikten yola çıktığı için hangi filmde, kiminle çalışırsa çalışsın fark etmiyor.

Karsten’in bayrak ve haçı arkasına alıp kasabaya küfür ettiği sahne filme başka bir boyutta katıyor. Almanlık ve Hristiyanlığın filmin temasıyla birleştiği bir an bu. Öyle bir yer gerçekten var mıydı yoksa siz mi icat ettiniz?

Senaryoda bir dağ vardı. Yukarı çıkıp şehri yukarıdan görüyordu. Almanya’da bütün zirvelerin tepesinde haç var zaten. Bayrak yok. Fakat bizim mekân aramaya gittiğimiz gün doğu ve batı Almanya’nın birleştiği gündü ve bayrak da dikmişlerdi. Bazı böyle özel günlerde bayrak dikiyorlar. Daha sonra aklıma takıldı ve çekim sırasında bayrağı koydurdum. Aslında ben bu kadar güçlü semboller kullanmayı sevmiyorum. Bu sahneyi bayraklı kullanıp kullanmama konusunda çok tereddüt ettim. Koydum çıkardım, koydum çıkardım ama sonunda filmi onsuz düşünemedim.

Filmde şöyle bir durum da var. ‘Öteki’ diye tabir edebileceğimiz Rus asıllı Anna’nın ölümüyle, ‘asıl’ olarak tanımlayabileceğimiz Karsten’in ‘ötekileşmesi’ söz konusu. Böyle bir yer değiştirme dengesi kurmak zor olmadı mı?

İlk baştan Karsten’ın da Anna’nın yabancı olduğunu anlamasını istemedim. Özellikle Rus Almanlar’ı Almanlar’dan ayırmak zor. Çünkü Rusya’ya gitmişler ve sonradan geri dönmüşler. Karsten da ilk başta ‘öteki’ gibi bir bakış açısı yok. Ona da sürpriz olmalıydı. Sürekli yeni bir bilgi ortaya çıkmasını, bu bilgilerle de filmin ana karakterine ve diğer karakterine dair seyircinin bakış açısının sürekli değişmesini istedim.

Bir sinemacı olarak nereye ait hissediyorsunuz kendinizi. Türkiye mi Almanya mı? Başka bir ülke mi?

Bir ülkeye gidip oranın insanını tanımadan oraya dair bir hikaye yazabileceğimi sanmıyorum. 2000 yılından itibaren Almanya’da da yaşadığım için bu filmi orada çektim. Orada da soruluyor bu soru. Ben de “Türkiyeli bir sinemacıyım ve şimdi bir Alman filmi yaptım” diye cevap veriyorum.

Yeni proje var mı?

Biri Türkiye, biri Almanya’da geçen iki proje var. Ama henüz hangisini yapacağıma karar veremedim. Eskiden ilk aklıma geleni yapmak isterdim. Şimdi ise beni uzun yıllar ilgimi üstünde tutacak bir hikaye olduğundan emin olmak istiyorum.

Filmlerinizde dikkat çeken şeylerin başında aşırı kontrollü olmaları geliyor. Filmlere dönüp baktığınızda bazen abarttığınızı ya da kontrol halinin işlemediğini düşündünüz oluyor mu?

Mükemmeliyetçilik problemi bende her zaman var. Ama örneğin Köprüdekiler’de karakterler gerçek olduğu için ne kadar kontrol etsem de kendilerinden gelen bir rahatlık vardı. Hayatboyu’nda ise benim kontrolüm ile burjuvazinin kendisini dışarıya karşı kontrol altında tutması fazlaca örtüştüğü için buradan bir ‘soğukluk’ çıkmış olabilir. Bu üstünde çalıştığım bir durum. Mesela oyunculara senaryonun tamamını vermemek, onları şaşırtmak, kendi kurduğum kontrolü yine kendim bozmaya çalışmak gibi.

ansızın

“KADIN OYUNCULAR DAHA CESUR”

Oyuncu meselesine girmişken. Son üç filmde ağırlıklı amatör, Türkiyeli ve Alman oyuncularla çalıştınız. Nasıl bir deneyim oldu bu süreç oyuncularla çalışma açısından.

Aslında metot olarak çok değiştirmedim. Hep karşı tarafı şaşırtarak onların doğal halini almaya çalışıyorum. Türkiye’de oyuncuları casting’e çağırmak bile bazen sorun oluyor. Aslında hayal ettiğiniz karakterin o kişinin üzerinde nasıl oturduğunu görmek istiyorsunuz ama kimi zaman bunu oyuncular test ediliyormuş gibi algılayabiliyor. Almanya çok rahattı bu anlamda. En tanınmış oyuncular bile oldukça iyi hazırlanmış geliyordu. Ama bu hazırlığı istemediğimi söylediğimde de pozitif yaklaşıyorlardı. Bir de tutuculuk meselesi farklı. Türkiye’de özellikle erkek oyuncularda bir tutuculuk var. Kadın oyuncular çok daha cesaretli. Burada da keşke erkek oyuncular mesela Defne Halman’ın Hayatboyu’nda olduğu kadar cesaretli olabilse!

Bir yandan da filmlerin yapımcısısınız. Almanya’da film yapmak ile Türkiye’de yapmak arasındaki farklar neler. Sermaye, altyapı ve ekip açısından bakarsak…

Türkiye’de bir tek Kültür Bakanlığı fonu var. Buradan destek almadan yurtdışından destek alınmıyor. Çünkü önce kendi ülkenden destek alman gerekiyor. Tarihi de hep sürpriz oluyor. Almanya’da ise gelecek yılın bütün başvuru günleri ve sonuçların hangi gün açıklanacağı şu anda belli. Program yapmak kolay oluyor dolayısıyla. Özellikle hayatınızı bu işten kazanıyorsanız, insanı zora sokan bir durum bu. Bir de bütçelerin ölçeğine göre fondan çıkan destekler daha ufak Türkiye’de. Ama en büyük sorun televizyonların sürecin dışında kalması. Türkiye’de hiçbir televizyon bu tarz filmlere para yatırmıyor.

Peki eleştirmenler. Bir film yapıyorsunuz ve ortaya atıyorsunuz. Sevilmiyor, sert eleştiriler alıyor. Bunlara nasıl bakıyorsunuz?

Öncelikle benim kendimde bulduğum eleştirilere değen bir yorum var mı diye bakıyorum. Bana ne katabilir onu anlamaya çalışıyorum. Eleştirilerde hep faydacı olmaya çalışıyorum. Eleştiri negatif de olsa filmle ilişkiyi doğru kurması gerek benim için. Film kadar üzerine konuşulan başka sanat dalı yok. Her şeye takılıp ciddiye alırsanız işinizi yapamazsınız.

Söyleşi: Şenay Aydemir

Kaynak: gazeteduvar.com.tr